Eyl 25 2008

ABDULLAH ANBAR: Ülkemizin önemli problemlerinden biri de “göç”, Rize de çok göç veren bir ilimiz. TUİK’in verilerine göre yıllar geçtikçe az dahi olsa Rize’nin göç verme oranında bir azalma var. Bu durum size ne kadar gerçekçi geliyor? Ayrıca bu Rize veya benzer istatistiklere sahip illerin geliştiği manasına mı geliyor?

Yrd. Doç. Dr. SEFA SEKİN: Türkiye’de sanayileşmeye bağlı olarak öncelikle bir kentleşme olgusu başladı. Türkiye’nin kentleşme olgusu sanayileşmenin önünde. Tüm dünyada sanayileşmeye paralel bir kentleşme görünürken bizde sanayileşmeden daha hızlı bir kentleşme var. Yolların açılmasının da bunda önemli bir rolü olmuştur. Bugün çok hızlı bir göç yaşanıyor. Nereden? Anadolu’dan. Özellikle İstanbul başta olmak üzere Ankara İzmir gibi kentlerimize… Kuzey Doğu Anadolu, Kars, Erzurum, Ağrı, Doğu Karadeniz kentleri; Giresun’u Rize’si Trabzon’u, bunlarda çok göç veren kentlerimiz arsında. TUİK’in verilerine gelince, azaldı ifadesi acaba oransal olarak bir azalma mı, sayılsal olarak mı onu bilemiyorum. Göç ile büyük ölçüde dinamik nüfusunu büyük kentlere göndermiş bir kentin geride kalan nüfusu tekrar artıp büyük kentlere gönderecektir. Buda ne kadar bir artış bununda ne kadarı göç bunu detaylı olarak bilmiyorum. Eğer veriler doğruysa bu olumlu bir şey. Çünkü hızlı göç esas sorunu kentlerde daha çok çıkarıyor. Burada bu göçün nedenlerinden esas önemlisi, bu insanlar neden doğduğu yerde durmayıp göç ediyor çünkü doymuyor. Ana neden bu. Başka faktörlerde sayabiliriz, evet kan davaları deriz sosyal yaşamın cazibesi deriz ama ana unsur insanlar doymuyor.

ABDULLAH ANBAR: Bu soruna büyük şehir hayalini de ekleyebilir miyiz?
Yrd. Doç. Dr. SEFA SEKİN: Temelde açlık, işsizlik, yani insanlar karınlarını doyurmak çabası içindeler. Dolayısıyla doymayan bir kentin nüfusu göç ediyorsa bunun sebeplerine bakmamız lazım. Bir, insanlarımız mesleksiz, bulursa iş, yapıyor bulamazsa oturuyor. Rutin bir işi yok, düzenli bir işi yok. Bilim devleti dediğimiz devletlerde, toplumun büyük çoğunluğu eğitilirken bir meslek sahibi yapılıyor. Bu meslek sahibi insanlar mesleğini icra ettiği için rutin bir işi var geliri var. Bizde böyle değil. Var olan tarım hayvancılık gibi vs. şeylerde belli. Bir ailenin diyelim 3-4 dönüm çayı varsa o aileye yetiyor ama ordan doğan çocuklara yetmiyor. Eğer bir de meslek sahibi değillerse ister istemez onlar da karnını doyuracak yer arıyor. Burada ki ana sorun belli, yeni nesli meslek sahibi yapamamak ve bunların kendi doğduğu yerde iş-güç sahibi olarak bir şey üretimine yöneltememek. Sorunumuz bu, çözümü de belli. Gençliği meslek sahibi yapmak ve kendi doğduğu yerde göçü düşündürmeden onlara bir gelir temin etmemiz gerekiyor. Buna göre eğitim sistemimizi düzenlememiz ve buna göre de alt yapı sistemi oluşturmamız gerekiyor. Tabi oranın imkânlarını da devreye koyarak bu yapılmalı. Mesela bugün Rize çevresinin yeraltı kaynakları var. Bu yer altı kaynakları devreye konulabilir. Rize’nin kendine özgü tarım ürünleri var. Bu tarım ürünleri düzenlenebilir. Yenileri ilave edilebilir. Yani alternatif şeyler ortaya konulması lazım. Bakır yataklarının rezervleri var bunlar genişletilebilir. Tabi bunlarda yeterli değil sadece buna da bağlanmaya gerek yok. Rize’nin denizi ile balıkçılık ürünleriyle de kendine özgü tarım ürünleriyle de olaya bakmak gerekiyor.

ABDULLAH ANBAR: Rize’ye özellikle Mesut yılmaz döneminde bir çok yatırım yapıldı, sizce bunlar göçün azalması ve Rize’nin gelişmesi açısından faydalı olabilmiş midir?
Yrd. Doç. Dr. SEFA SEKİN: Şimdi, Mesut Yılmaz zamanında çok para aktarıldı deniyor ama o Karadeniz Sahil Yolu dışında neye çivi çakıldı ne var ortada bilmiyorum yani. Bir o var bir de benim bildiğim Batum’daki hava alanı projesi vardı. Bunun dışında bir fabrika yada başka bir şey bilmiyorum hatırlamıyorum yani var mı istihdam oluşturabilecek bir şey. Dolayısıyla bunların göçü engelleyebilecek bir yatırım yapıldığını düşünmüyorum.

ABDULLAH ANBAR: Rize-Erzurum arasında bir tünel yapılarak hem ulaşımın kolaylığı sağlanıp, hem de Rize ekonomisine katkıda bulunması şeklinde konuşmalar geçiyor halk arasında. Aynı zamanda resmi mercilere bildirildiği fakat olumsuz yanıt alındığı söylenen, Karadeniz sahilinden yurt dışına gitmesi planlanan bir tren yolu projesi vardı. Sizce bunların yapılmaması (özellikle tren yolu) neden acaba? Düşünüldüğü gibi faydalı olmayacağı mı yoksa burada da birilerinin maddi çıkarları mı incinmiştir acaba?
Yrd. Doç. Dr. SEFA SEKİN: İki aşamalı bir soru. İlki bir tünelle Erzurum’la birleşmesi. Tabi buraya iki yoldan gitmek mümkün, ya Artvin’e Ardeşen üzerinden çıkacaksın, Yusufeli’nden ineceksin. Bir yol bu ve bayağı zor bir yol. İkincisi Trabzon üzerinden Zigana’dan gideceksin. Mescid dağlarının ve Kaçkar dağlarının altına bir tünel açıp o tarafa geçmek mümkün. Bugünün imkanlarıyla da mümkün bu yapılabilir. Yapılmalıdır da. Çünkü doğuyu, yani hakikaten Erzurum’u merkez alırsan buradan bir tünele dayalı ulaşım sistemi fevkalade olur. Ama ekonomik olur mu? Esas önemli olan bu? Yani bu yatırım ne kadar bir sürede kendini (bir işletme gözüyle baktığımızda) amorte edebilir? Yada böyle mi bakmalıyız? Yoksa devlet her zaman her şeye ekonomik bakamaması lazım diye de düşünülebilir. Erzurum’la böyle bir bağlantı kesinlikle Rize’ye bir şeyler getirir. Ama ülke ekonomisinin geneli için ekonomik olur mu? Çok cazip bir şey olsaydı özel sektör devreye girerdi diye düşünüyorum demek ki çok cazip bir şey değil ekonomik açıdan. Tren yolu meselesine gelirsek, esasen bizim Gürcistan’a uzanan bir projemiz var. Bu proje acaba Rize üzerinden Batum’a, Batum üzerinden olabilir mi diye düşünülebilir. Tren yolu maalesef Türkiye’de çok fazla geliştirilmemiştir. Bugün Türkiye’nin yaklaşık 10 bin km civarında bir tren yolu var istatistiklere baktığımız zaman der ki, 4000 km den fazlası Osmanlı dönemine aittir. Ama kaç km olduğunu söylenmez net olarak. 10. yıl marşı, demir ağlarla ördük vatanı falan deriz. Ama bugün Türkiye hala ilkel bir demir yolu taşımacılığı yapıyor. Bu anlamda demir yolu taşımacılığının, ipek yolu diyelim biz adına. İpek yolu bağlantılı, Batum’dan, Tiflis’e, Hazar üzerinden Orta Asya’ya açılan böyle bir kapı, stratejik açıdan da çok önemlidir. Böyle bir demir yolunu, İstanbul’dan Avrupa’yla bağlantı içinde düşündüğümüzde fevkalade bir şey olur. Ama İran üzerinden böyle bir proje zaten var. İran üzerinden olan proje daha ön planda olacağı için, bu sadece Türkiye, Gürcistan, Türkmenistan, Hazar üzerinden ikinci bir alternatif olarak düşünülebilir. Böyle bir şeyin maliyetinin hesabı yapılmış mıdır bilemiyorum. Ne getirip ne götüreceği yani. Çünkü yan taraftaki ülke Gürcistan 5 milyonluk bir ülke netice itibariyle. Demir yolu Rize’den itibaren kurulmak istendiğinde buraların eğilim şartlarını da düşünmek lazım. Çünkü demir yolu binde bir eğilimle (belirli bir eğim değerin içinde) ancak mümkün. Dolayısıyla bu bölgede maliyeti çok yüksek olabilir. Tüneller vs…. Bu da bölgenin coğrafyası açısından, ister Erzurum olarak düşünün ister demiryolu olarak düşünün, hep maliyeti karşımıza çıkarıyor. Bu maliyet bu yatırımı buradan ne kadar sürede karşılayabilir çok ekonomik olmasa gerek ki bugüne kadar bir şey yapılmadı. Daha sonrası için belki ekonomik şartlar da değiştikçe gündeme gelebilir.

ABDULLAH ANBAR: Bir de şu var. Sahil yolu projesi 2000 yılında bitirileceği söyleniyordu. Ancak hala daha bitirilmeyen bölümleri var?
Yrd. Doç. Dr. SEFA SEKİN: Bir yerden başlanmalı diyorsunuz ama başlanması içinde, devlet içinde adı konulup kalkınma planı içinde programa alınması bütçeye karşılık paranın da verilmesi lazım ki olsun. Öbür türlü şantiye olarak kalır ki nitekim Türkiye’de böyle artık çok şeylerimiz var. Oda bir artık yatırım olarak kalır ve bir manası olmaz yani.

Ağu 23 2008

Doğu Karadeniz’de yüzbinlerce aile ‘çay’ üreticisi olarak geçimini temin ediyor. Geçmiş yıllarda iyi bir geçim kaynağı olan ve bölge ekonomisini ayakta tutan çay üretimi, son yıllarda bu özelliğini kaybetmiş durumda. Hemen her üreticinin kendilerine göre dertleri olmakla birlikte, çay üreticisinin derdi daha da fazladır.

Özelleştirme ve özel sektör her sahada başarılı örnekler ortaya koyarken, iş çay üretimine geldiğinde başarısızlıklara sebep oldu. Özel sektörün başarısızlığı, devlet kurumu olan ÇAYKUR’a da bahane oluşturuyor. Ayrıntıları başka bir vakte bırakıp, çay sektöründe yaşanan yüzde yüz yanlışların bir kısmını sıralamaya çalışalım:

En başta özel sektör uygulaması üreticiyi mağdur ediyor. KİT olan Çaykur’un üreticilere ‘kota’ uygulaması, vatandaşı özel sektöre ürün satmaya mecbur bırakıyor. Bu mecburiyet, özel sektörün tamamen keyfi hareket etmesine sebep oluyor.

Geçen yıllarda da hatırlattığımız üzere, onlarca özel sektör çay üretim fabrikası/atölyesi çay üreticilerinin çaylarını alıp ‘iflas’ etti ve üreticiye para ödemedi. Bu keyfî davranışları yapanlara hesap soran olmadı. Bu durum, özelleştirmenin çay üretiminde başarısızlığını ortaya koydu.

Özel sektör fabrikaları o kadar keyfi davranıyor ki, şaşmamak elde değil. Mesela, üreticiden yaş çayı satın alıyor, ama aldığı çayın ücretini ne zaman ödeyeceğini açıklamıyor. Senet vermiyor, çek vermiyor… Ne zaman para ödeyeceği belirsiz. Tamamen keyfi bir uygulama…

Üreticiye para ödemek yerine, ‘kuru çay’ teklif ediliyor. Para alma imkanı olmadığını gören üreteci, mecburen bu teklifi kabul ediyor ve para yerine kuru çay alıyor. Bir anlamda yaş çay ile kuru çay değiştirilmiş oluyor. Bu defa üretici elindeki kuru çayı satmak için müşteri arıyor. Fiyat da otomatik olarak düşüyor… Özel çay fabrikaları bu uygulama ile iki türlü kâr ediyor. Hem elindeki kuru çayı satmış oluyor; hem de parekende fiyatıyla toptan satış yapmış oluyor.

Yetmiyor, devletin ilan ettiği tavan fiyattan daha düşük fiyatla yaş çay satın alıyor. Keyfilik, diz boyunu çoktan aşmış… Bazı firmalar peşin fiyatla yaş çay satın alıyor. Ama bunu yaparken de yine insafsızlığı elden bırakmıyorlar. Ortalama 750 YTL olan kuruş olan yaş çay ton fiyatı yerine peşin olarak 550 YTL teklif ediliyor. Bu fiyatla peşin çay satın alan firma, aynı üreticiden geçen yıl satın aldığı yaş çayın ücretini ödememiş ve ne zaman ödeyeceğini bile açıklamıyor! Tekrar edelim: Düşük fiyatla peşin yaş çay satın alan özel sektör firması, aynı üreticileden geçen yıl aldığı yaş çayın ücretini hâlâ ödememiş ve ne zaman ödeyeceğin dahi ilan etmiyor. Keyfiliği başka nasıl izah edebilirsiniz?

Özel sektörün bu kadar keyfi davranmasının kabahati kimde? Çay üreticisinin bu kadar sahipsiz olmasın normal midir? Çay üreticilerinin temsilcisi olan Rize Milletvekilleri bu durumu bilmez mi? Rizeli olan Başbakan bu yanlışları duymaz mı? Bilir, duyar ve hâlâ bu yanlışlara bir son vermezse ne denir?

Özel sektör bunları yaparken devletin KİT’i Çaykur tamaman masum mu? O da özel sektörün eline düşmüş üreticilere ‘beni mumla ararsınız’ tavrı takınıyor. Mesela, geçen yıl bu günlerde çoktan ödenen çay paraları bugün hala ödenebilmiş değil. Bilhassa sahilten uzak kesimler bu konuda mağdur. Çünkü onlar, 1. sürgün yaş çay yapraklarını ancak Mayıs değil, Haziran ayının ilk günlerinde toplayıp Çaykur’a satabildi. Çaykur ise hâlâ Mayıs ayı çay paralarını ödemekle meşgul. Kesin olan şu: Çaykur, geçen yıla göre ödemelerini aksatmış durumda… Resmi zevat, Çaykur’un durumunun iyi olduğunu her fırsatta ifade ediyor, ama sıra üreticiye para ödemeye gelince işler çatallaşıyor.

Son bir not: Bazı köylerde 2. sürgün çaylar toplanmadan Çaykur çay satın almayı durdurdu. Bu şekilde bazı üreticiler mağdur oldu. (İtiraz edenler için; Çayeli ilçesi, Başköy köyü buna bir örnek olarak verilebilir.)

Hükümetin şunu bilmesinde fayda var: Çay üreticisi çok kızgın, çok öfkeli ve çok sahipsiz…

Yazı : Haber53

Eyl 27 2007

Site üyelerimizin önceden dile getirdiği , tüm kalkanderelilerin olmasını istediği ve dört gözle beklediği Kalkandere Dostluk Şöleni’nin 4. sü 25 Ağustos Pazar günü ve gecesi yapıldı.

3 defa yapılan dostluk şöleninin 4.sü dört gözle bekleniyordu.Yetkililerde bunun farkına varıp eldeki imkanları değerlendirdiler ve harika bir etkinlikle festival tam bir şölen havasında geçti.Gerçi öncekilere nazaran sadece tek günle kısıtlı olsada yine güzel insanlarımızın bir araya gelip kaynaşmasında vesile oldu.Festival yapılmadan 1 hafta önce el broşürleri dağıtıldı.Günlük festival programı , sponsorlar vs yer alıyordu o buroşürde.Bu sayede dilden dile herkesin kulaklarına 25 ‘ i Cumartesi Şenlik var cümlesi gitti ve ister istemez akıllarda yer etti.Şenlikten 1-2 gün önce festival alanı ve sokaklar itfaye arabasıyla temizlendi.Bu temizliğe şahit oldum hatta kıyısından ıslandım bile diyebilirim.Eskiden futbol sahasında yapılan şenlik bu sefer Kalkandere’nin girişindeki Şaban Cengiz Gün Hastanesinin ve Kalkandere Lisesi’nin yan tarafında bulunan eski pazar yerinde yapıldı.Meydanın sağ tarafındaki büyük duvar sıvandı ve temizlendi.Bunu kötü görüntüden kurtulmak için yaptıklarını biliyorduk.Şenlik gecesi o duvarı lazer ışık gösterisiyle şenlendirilmesi duvara ayrı bir hava kattı.Böyle bir düşünce güzel olmuş.Sahada yapılmamasının sebebi ise sahanın tamamen yenilenip topraktan çim saha haline dönüştürülmesi oldu.Ve şenlik vakti geldi çattı aynı gün 25 ve 26 Ağustos tarihlerinin Dünya Rizeliler Günü ilan edilmesiyle Rize merkezdede eğlence olacaktı.Biz gençler olarak uzun zaman ara verilen Kalkandere Dostluk Şöleni’nin  bizi eğlendiremiyeceği gibi düşünceler hep vardı içimizde acaba Rize’ye mi gitsek ? sorusu hep bir köşede duruyordu.Ama dedik yinede öncelik Kalkanderemizin ve kararımızı güç de olsa verdik.Festival günü sabah erken saatlerden festival alanı dolmaya başlamıştı.Akın akın insanlar geliyordu.Akşam saat 20,00 dan sonra sanatçıların çıkmasıyla birlikte şölene tam anlamıyla başlanmış oldu.Hiç tahmin etmediğimiz bir kalabalıkla karşı karşıyaydık herkes şaşkın gözlerle etrafına bakıyordu. Davut Güloğlu, Küçük Onur, Yusuf Saral ve diğer yöresel sanatçıların sahnede yer almasıyla şenlik harika bir şekilde devam etti.Bu kadar insanı bir araya toplayabilmek kısa sürelide olsa sıkıntılarını unutturup eğlenmelerini sağlamak gerçekten güzel bir olay.Sadece Kalkandere’de olanlar mı eğlendi ? Hayır.! Çay Tv de Kalkandere Dostluk Şölenini canlı yayınla tüm dünyaya ulaştırdı.Ve bu sayede herkes gerek Kalkandere’de olanlar gerekse evlerinde televizyon başındakiler için güzel bir gece geçti.Festival alanındakiler bağırmaları [ bilinen adıyla kuyis :) ] ederek.Televizyon başındakilerde alt yazılarla sevdiklerine selam yollayarak tüm şenliğe katıldılar ve tek yürek oldu bir anda herkes.Bayılıncaya kadar horonlar tepildi.Tek kelimeyle güzel bir gece oldu.Unutmadan Zeki Yılmaz’ın da sahneye çıkıp Ağlama Anneciğim bestesini söylemesi es geçilecek bişey değil.Medeni cesaretinden dolayı tebrik ederiz.Son olarak Davut Güloğlu’nun sahneye çıkmasıyla ve programını bitirmesinden sonra atılan havai fişeklerle kapanış yapıldı.Dağılan insanların yüzlerine baktığımızda hepside tebessüm vardı.Tabi yorgunluk da görülmüyor değildi.4. Dostluk Şöleni adına yakışır bir biçimde bu şekilde gerçekleşti.Bende aklımda kaldığı kadarıyla sizlere özetlemeye çalıştım.Şenlikte emeği geçen herkese tekrar teşekkür ederiz.Seneye hep beraber tekrar buluşmak dileğiyle.

Taner ERDEM

Haz 26 2007

Karadeniz Alabalığı (Salmo trutta labrax)

Yurdumuzda tatlı sularda üreyip denizlerde büyüyen tek türdür. Doğu Anadolunun Karadenize  dökülen nehirlerinde ve Tüm Karadeniz sahillerinde bulunur. Vucut zeytin yeşili ağırlıklı üstkısımlar sarımtrak, yanlar daha açık, karın beyazdır. Sırt yüzgeçlere yakın siyah benekler bulunur, yüzgecin deriye birleştiği yerlerde kırmızı
 lekeler vardır.

Cinsi olgunluk 3-4 yaşında olup, berrak ve bol oksijenli akarsuların kaynak kısımlarındaki kum ve çakıllara yuva yaparak Sonbahar aylarında  yaklaşık 1200- 1600 civarında yumurta bırakır. 
Yavrular 3 - 3.5 ayda çıkar. Maksimum ömürleri 10.12 sene olup ömürlerinin çoğunu göl ve akarsularda geçirir. Ağırlık olarak 25-30 kg. kadar çıktığı olur, ancak avlanabilenler 6-7 kg. kadardır. Çoğunlukla tatlı sularda avlanır.

 

Kalkandere Belediyesi Sitesinden Alıntıdır.

Haz 26 2007

Kapan Makalelere Hoşgeldiniz.Öncelikle amacımız hemşerilerimize düşüncelerini özgür bir biçimde yazabilecekleri kaliteli bir köşe yazısı ortamı hazırlamaktır.İsteyen herkes yazar olabilir.Tek yapmanız gereken üye olduktan sonra site yöneticileri tarafından onaylamaktır.

Kalkandereliyiz.Biz ve Apancene.Com olarak hizmetlerimize her geçen gün yenilerini eklemekteyiz.Yılmadan en iyiye doğru yol almaktayız.

Seviyeli öğretici yazılar yazmaya özen gösterelim.

Saygılarımla  - TANER ERDEM -