» “SEN ADAM OL, BENİM ACELEM YOK”

İnsan yaradılışı gereği kendisini heyecanlandıran işleri yapar veya yaşar. Zevk almadığı tutumları ise ya cebren icra eder veya direnerek isyancı olur. Seçeneği olmayan işleri yapmak zorunda olanların da başarılı olmadıklarını herkes bilir.
Ödevlerimiz birilerinin bize verdiği görevlerdir. Ödevlerimizi yerine getirmemenin karşılığı ise; anayasamızda ceza ile tarif edilir. Eğitim kurumlarımızda ise not olarak uygulanır. Yani sosyal ödevleri yerine getirmeyen hapse girer, hayatı sarsılır. Okuldaki ödevlerini de yapmayan öğrenci düşük not alır ve sömürülecek amele sınıfına ayrılır. Amele olmak istemeyenler ya ticaret yaparak usulsüzlüklerin formüllerini öğrenir. O da olmazsa eylemci ve birilerinin işini yapan taşeron olurlar. Bunun adına ne derseniz deyiniz fark etmez.
İyi de bu konuya niye girdik diyeceksiniz. Kanayan bir yaramıza daha pekmez sürelim dedik de ondan azizim.
Biz emretmeye alışmışız. Ya da emirleri uygulamaya ayarlanmışız. Tehdide endeksli bir hayatı hobi yapmışız. Baba oğluna emreder. Emri yerine gelmezse ev reisi evde terör estirir. Bardaklar kırılır, tabaklar havada uçuşur, televizyonun kumandası duvarda parçalanır, sonunda aile bireylerini gönülleri kırılır. Kamu yöneticisi emreder. Emri yerine gelmezse azarlar, ceza verir, sürgün eder, gerekirse görevden men eder, sonunda ise yürekler heba edilir gider. Öğretmen okulda emreder. Ödev verir, derste dinlemeyi emreder, teneffüste usulüne uygun oynamayanların suratına sert bir bakış fırlatılır, öğrenci ürker, kurallara uymayan öğrenci asidir ve geleceği kararmıştır.

Uzatmayalım da gücü elinde bulunduran, her neredeyse emrindekilerin veya tesir edebildiklerinin canına okuyarak zevk alır. Veya zevk almaz da yaptığı işin yapması gereken iş olduğunu zanneder.
Bilmezler ki; her kuralsızlık yeni bir icadın habercisidir. Kurallı yaşamanın, aslında birilerinin emirlerini icra etmek olduğunu niye kimse haykıramaz.
“Ders çalışmayan adam olmaz” denirde, niye hayatın tamamının bir ders olduğu algılanmaz. Hani delikanlı oğlunu baba fırçalarken: “-Senin yaşında iken Fatih İstanbul’u fethetmişti.” demiş. Oğlu da babasına: “-Peki baba Fatih senin yaşında iken ne iş yapardı.” cevabını alınca oğlunun kulaklarının ebatlarını değiştirmiş ya. Bizim hayat da aynen böyle bir hayat dostum.
Oğlunun çalışkan olmasını isteyen baba kendisine sürekli danışmasının söyler. Çocuk anlamadığı bir konuyu sorar babasına, ses yok. Az sonra başka bir soru sorar, yine ses yok. Artık babasından cevap alamayan çocuk bir daha sormaz. Ama baba yiğitliği elden bırakmaz. “-Oğlum soru sor. Sor ki öğrenesin.”der. Bizim ninnimiz böyle bir şey yârenler.
Geliniz filmi geri saralım ve kendimizden başlayalım mı?
Emirlerin dışına çıktığımın farkındayım. Olsun. Rahmetli Recep YAZICIOĞLU’nu hanımı akıllı davranmaya, sistemle ve yetkililerle çelişmemeye davet etmiş. O da “-Karıcım beni akıllı olmaya çağırıyorsun da. Bu memlekette o kadar akıllı var ki. Bizim sayımız da bırak artıversin.” demişti ya. Hayatının sonu malum..
Edebiyatçılarımız kızacak ama, bu yazının sonuç bölümünü yazamıyorum. (aramızda kalsın da sonucunu siz tamamlarsınız zaten.)
Saygılarımla…


Okunma Sayısı : 256