Haz 27 2008

Belediye Otobüsü

Öncelikle sizlere belediye otobüsünü tanıtarak makaleme baÅŸlıyacağım.Üst tarafta görmüş olduÄŸunuz otobüs tahminim 302 model yada 303 bilmiyorum ama mercedes firmasının ürettiÄŸi saÄŸdan soldan duyduÄŸum kadarıyla İstanbul BeÅŸiktaÅŸ Belediyesinin gönderdiÄŸi bir otobüs.2006 yılına kadar Rize - Kalkandere  / Kalkandere - Rize toplu taşıma seferleri bu araç ile yapıldı.İyi kötü anılarımız oldu ama o yolculuklarda alınan haz’ı otobüsle yolculuk yapmayan bilemez ÅŸimdi yaÅŸadığım bir kaç tane otobüs macerasını paylacağım sizlerle.

 

Yine bir gün Rize’ye gittim hava gayet açık ve güneÅŸliydi giderken Rize’de indim ve iÅŸlerimi hallettikten sonra köye dönmek için otobüs duraklarının olduÄŸu yere giderek MeÅŸhur her yerden ÅŸeçilebilen kırmızı renkteki Kalkandere belediye otobüsüne bidim ve Kalkandere’ye doÄŸru yola çıktık.İyidere köprüden İkizdere ve Kalkandere yoluna döndük İkizdere’ye ayrılan yoldan Kalkandere yoluna saptık ve hava yavaÅŸ yavaÅŸ bulutlanmaya baÅŸladı.Tabi hiç endiÅŸe duymadım bir çok Kalkanderelinin kesin yaÅŸadığı bir olaydır.Rize sahilde denize girilirken bizim orada yaÄŸmur yaÄŸması.O virajlı 2 ÅŸerit yollardan ilerlerken birden yaÄŸmur ÅŸiddetini arttırdı ve iyice hızlanarak yaÄŸmaya baÅŸladı.Åžu ana kadar sorun yok.İşte sorunlar zinciri baÅŸlıyor en çok güldüğüm anı anlatıyorum ÅŸimdi size.Benim oturduÄŸum yerin hemen üstünde havalandırma kapaklarından vardı.Hani çift tarafında tutma yeri olan ve kapatıp açılan kapılar.Ben ayaÄŸa kalkıp kapatmayı denedim beceremedim.Gücüm yetmedi sandım ve hiç bozuntuya vermeden yerime oturdum.Kapatmamdaki sebep yaÄŸmur yağıyordu ve aralardan bir kaç damlada olsa otobüsün içine giriyordu.Tabi ufak biÅŸey olduÄŸu için kimsenin pek dikkatini çekmemiÅŸti.Tabi zaman ilerledi ve yaÄŸmur ÅŸiddetli bir ÅŸekilde yaÄŸmaya devam ediyordu.Sol tarafımda da bir tane emice oturuyordu.Ben saÄŸ ikili koltuktayım ve  sol ikilideydi o amca koridor tarafında bir hayli yaÅŸlıydı tahminim 75 yaÅŸlarında vardı.Allah uzun ömür vermiÅŸtir inÅŸallah.

Neyse yaÄŸmur yağıyor ve biz Kalkandere’ye doÄŸru yolumuza devam ediyoruz.Birden keskin bir saÄŸ viraja girdi otobüs ve birde ne oldu o havalandırma kapaklarının kenarlarında kapağın oturması için açılınca boÅŸluklar oluÅŸmuÅŸ ve viraja girince maÅŸraba gibi içi su dolu oldu için bayaÄŸa bir su otobüsün içine dökülmeye baÅŸladı sanki biri yukarıdan hortumla su tutuyor tamda o yaÅŸlı emicenin arkasına dökülüyor sular tabi ters virajdada bana geliyor neyse ben hemen kalktım ordan gülerek ve arka tarafa geçerek olacakları izlemeye baÅŸladım.

Kalkanderemizin yardım sever insanları hemen işe koyuldular ve kapağı kapatabilmek için gayretleri başladı.Yağmur devam ettiği için 3 dakikada o alan doluyor ve ilk virajda boşalı veriyordu otobüsün içine birden herkes otobüsün arkasına doğru gelmeye başladı kimse oturmuyor ve herkes ayakta ıslanmamaya çalışıyor tabi yardım sever abilerimizde kapağı kapatmaya uğraşıyor.Biri bir taraftan asılıyor biri bir tarafta olmuyor ikisi aynı taraftan 2 derken 3. bir kişi daha geliyor ama ne fayda hatta ayaklarını yerden keserek tüm ağırlıklarını veriyorlar yine birşey olmuyor kapanmıyor kapat.Yine aynı pozisyondan ayakları yerden kesilmiş asıl asıl diye bağıran abilerimiz otobüs viraja girince su üstlerine boşalıyor ve sırılsıklam oluyorlar.Ama Karadeniz - Kalkandere insanı suyun karşısındakiler yılmak olur mu ? Hayır..!!!

Tam tersi oldu ve iş inada bindi artık ya kıracaklar o kapağı yada kapanacak.Islanmak mı ? Umurlarında bile değil bir yola baş koymuşlar artık.En başta sinirlenip homurdadan otobüs sakinleri şimdi gülerek olan biteni anlamaya başladılar.

Zaman o kadar çabuk geçtiki Kalkandere ilçe tabelası göründü ve yoÄŸun yaÄŸmur ve uÄŸraÅŸlı bir ÅŸekilde Kalkandere’ye geldik ve otobüsten indik.Ama 3 abimiz hala kapakla uÄŸraşıyorlardı nerde sıkıştığını tespit etmeye çalışıyorlardı.Benden sonra ne kadar daha uÄŸraÅŸtılar bilmiyorum ama 1 hafta sonra tekrar Rize’ye gitmek için aynı belediye otobüsüne bindiÄŸimde havalandırma kapağı açıktı.

Artık onlar kapattı bu sefer hava sıcak olduÄŸu için tekrar mı açtılar yoksa tabi diÄŸer ihtimali düşünemiyorum  :) yoksa o kadar uÄŸraÅŸa rahmen kapatılamadımı ? Neyse o gün Rize’ye giderken bu cevapları düşünmeye baÅŸladım.Ama başımdan geçen bir olaydı buna ek olarak bir olay daha yaÅŸadım ve en kısa zamanda inÅŸallah onuda sizinle paylaÅŸacağım.

Son olarak ÅŸunu belirtmek istiyorum nerdennnn …. nereyeeee …. Kalkandere Belediyesi minübüsçülerle anlaÅŸarak belediye hattını satışa çıkartıp yeni klimalı günümüz ÅŸartlarına uygun güzel otobüsler alınmıştır.Buda yaÅŸam standartını yükselterek Kalkandere’mize yakışır bir ÅŸey olmuÅŸtur.Belediyemizi tebrik ediyoruz ve daha güzel iÅŸler yapacağına inanıyoruz.HerÅŸey Kalkandere’miz için.

Benim bu hikayemi okurken kesin Kalkandere’yi gönülden sevdiÄŸini düşünen bir çoÄŸunuzun aklından ne bu ÅŸaçmalık ya kötülüyor resmen Kalkandere’yi diye bir çok düşünce geçmiÅŸtir.Öncelikle onlara cevabım amacım kötüleme asla olmamıştır olamazda.Önceki paragraftada belirttiÄŸim gibi neydi ne oldu konusuna mizaci bir dille deÄŸinmek istedim.Son olarak ÅŸunuda belirteyim eÄŸer biz Kalkandere’mizi sevmiyor ve her fırsatta kötüleyen kiÅŸiler olsaydı.İnannın hiç bir karşılık beklemeden yapılan bu siteleri hazırlamazdık.Bu sitelere harcanan zamana boÅŸa geçmiÅŸ bir zaman olarak nitelerdik.

Bu yazı makaleden çok bir anı tarzı yazı oldu.OkuduÄŸunuz için teÅŸekkür ederim.Bir sonraki otobüs maceramda buluÅŸmak üzere…….

May 20 2008

ÖSS  bu yıl her zamankinden daha farklı. Çünkü bu yıl  geleceÄŸin din araÅŸtırmacılarını yetiÅŸtirmek üzere  ankara üniversitesi ilahiyat fakültesi bünyesinde dünya dinleri bölümünü  açıyor. Bölüme hırıstiyanlık araÅŸtırmaları yahudilik araÅŸtırmaları hint ve uzak doÄŸu dinleri arastırmaları yapacak öğrenciler alınacakmış.  Ben bu bilgiyi ilk duyduÄŸumda aklıma  gelecekte ülke dışına din adamları yetiÅŸtirmeye baÅŸlayacımız geldi.  ya da ülkemizde misyonerlik faaliyetlerini  yasal bir zeminde sürdürebilmek  için alt yapının  yeni ösym baÅŸkanı tarafından uygun zamanda kitapçığa eklendiÄŸini düşündüm. yüzde doksansekizi müslüman olan bu ülkede ilköğretimlerde din dersi zorunluluÄŸu tartışılırken nasıl oluyor  ya da hangi güç hırıstıyanlık yahudilik budizm  ÅŸamanizm vs dinlerin eÄŸitimini bu kadar kolay hiç tartışmasız  eÄŸitime açabiliyor. o meÅŸhur köşe yazarları nasıl oluyorda bu konuda yazılar yazıp bizleri aydınlatmıyorlar. yoksa bu akp nin kapanma davası sürecinde hasır altı edilmiÅŸ önemsiz bir konumu  çok merak ediyorum.    yarın bir gün   birisi çıkıp bizi türbanı savunduÄŸumuz için kapatmaya kalkıyosunuz ama biz tüm dinlere saygılıyız  bakın üniversitemizde  eÄŸitimini bile veriyoruz hemde öz ve öz türk müslüman çocuklarına bu egitimi veriyoruz derse kimse ÅŸasırmasın.  hadi gözünüz aydın…? mehmet fazlı Akgün

Nis 15 2008

Hâfıza; ezberleme, öğrenme ve hatırda tutma melekesidir; idrak edilen, algılanan, öğrenilen şeyleri zihinde koruma ve gerektiğinde hatırlama kabiliyetidir. Tıbbî araştırmalara göre, insan beynine milyonlarca nöron (sinir hücresi) yerleştirilmiştir. Cenâb-ı Allah, birer vasıta olarak yarattığı bu nöronlar sayesinde insana kütüphaneler dolusu malumâtı öğrenme ve zihinde depolama istidadı lutfetmiştir. İşte, hâfıza, bilgilerin nöronlarda depolanması diyebileceğimiz öğrenmeyi ve gerektiğinde depolanan o bilgileri yerinden çıkarıp kullanma olarak tarif edebileceğimiz hatırlamayı ihtiva etmektedir.
Hâfıza Dâhîleri ve Unutkanlar
Kudreti Sonsuz beyne öğrenme ve hatırlama faaliyetlerini yaptırırken icraât-ı sübhaniyesine bazı maddî sebepleri perde yapmış; beynin mükemmel donanımını, sinir liflerini ve şuursuz hücre atomlarını dünyalar kadar malumâtı alıp depolamaya vesile kılmıştır. Hâfızasını iyi kullananlara ve ondan azamî istifade etmesini bilenlere hemen her gördüklerini ve okuduklarını çok kısa bir sürede öğrenme ve aradan uzun vakit de geçse öğrendiklerini unutmama kabiliyeti vermiştir.
Nitekim, insanların zihin selametini görüp gözettikleri ve fıtrata uygun yaÅŸadıkları dönemlerde pek çok hâfıza dâhîsi yetiÅŸmiÅŸtir. DuyduÄŸu bir ÅŸeyi ikinci defa tekrar etmeye lüzum hissetmeden ezberleyen Hazreti Ebû Hüreyre; Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in emri üzerine onbeÅŸ-yirmi gün içinde mektup yazabilecek ve gelenleri de tercüme edecek kadar İbranice’yi öğrenen Zeyd İbn Sâbit gibi yüzlerce sahabi duyduklarını bir defada öğrenen ve bir daha da unutmayan insanlardı. Özellikle Tâbiîn ve Tebe-i tâbiîn dönemleri hâfızasının hakkını veren insanlarla doluydu. Mesela; Ahmed İbn Hanbel, muhteva aynı olsa bile, farklı sened ve metinlerle nakledilen sahihi, haseni ve zayıfıyla bir milyon hadisi ezberlemiÅŸ; kırk bin hadis ihtiva eden meÅŸhur Müsned’ini üç yüzbin hadisten seçerek meydana getirmiÅŸti.
Heyhat ki, zamanımıza doÄŸru gelindikçe adeta hâfızalar da dumura uÄŸradı. İnsanlar yirmi kere okudukları çok kısa metinleri bile hıfzedemez ve en basit mevzuları dahi anlayıp öğrenemez hale geldiler. Bulanık zihinler, dağınık fikirler ve kirli kalbler sebebiyle hem öğrenme süresi alabildiÄŸine uzadı hem de çabucak unutma hastalığı ortaya çıktı. Bugün öğrenilenlerden yarın hiçbir eser kalmamaya baÅŸladı. Öyle ki, günümüzde hâfızasından ÅŸikayet etmeyen ve nisyandan dert yanmayan insan bulmak adeta imkansızlaÅŸtı. Belki her dönemde pek çok insan aynı derdi dile getirmiÅŸlerdi; fakat, mesela Tabiîn’den birinin ÅŸikayeti bir sayfayı artık bir kere okumayla ezberleyememektendi, günümüz insanının ÅŸekvası ise, bir metni otuz kere de okusa hâfızasına kaydedememek ya da çok kısa bir süre sonra hiçbir ÅŸey hatırlayamamak ÅŸekline büründü.
Zihin KirliliÄŸi
Hâfızayı zayıf düşüren ve unutmaya sebebiyet veren pek çok illet sıralanabilir. Beyin ve hâfıza üzerinde çalışan uzmanlar, genellikle beynin ihtiyaç duyduğu oksijen, glikoz ve bazı enzimlerin yeterli miktarda sağlanamamasını, stres ve gerginlik gibi sebeplerle beynin enerjisinin hemen tükenmesinden dolayı çalışma akışının düzensizleşmesini, sadece bazı meseleler üzerine yoğunlaşmadan ötürü beynin bir bölümünün âtıl bırakılmasını ve sistemsiz düşünme alışkanlığını hemen akla gelebilecek sebepler olarak saymaktadırlar. Bazen de insanın fizyolojik yapısının ve fizikî durumunun hâfıza zayıflığına yol açabileceğini ve ileri yaşlarda vücut mekanizmasının bazı şubeleri yorgun düştüğü gibi beynin de onlara bağlı olarak bir kısım fonksiyonlarını eda edemez hale gelebileceğini belirtmektedirler.
Bununla beraber, dünden bugüne bazı İslam alimleri, haddinden fazla uykunun beyni hantallaştırdığını, sürekli dolu olan midenin zihne menfi tesir ettiğini, sabah kerahatinde uyumanın ve harama bakmanın da unutkanlığa sebep olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca, zihin kirliliğinin hâfızayı zayıflattığına inandıkları için mâlâyânî işlerden, faydasız muhaverelerden, çer-çöp sayılabilecek bilgi kırıntılarından ve kontrolsüz hayal kurmaktan uzak kalınması gerektiğini vurgulamışlardır. Hatta, sistemsiz düşünme alışkanlığına yol açabileceği ve zihni işe yaramayan bilgilerle dolduracağı endişesiyle mezar taşlarını okumayı bile mahzurlu görmüşlerdir; mezar taşlarını okumayı adet edinmenin bugünkü reklam panolarının, araba plakalarının, televizyon ekranlarının ve gazete sayfalarının yaptığı tahribat çeşidinden zararlar verebileceğini düşünmüşlerdir. Gerçi, zihinleri kirleten, kalbleri bulandıran ve hafızayı zayıflatan onlarca unsurla her zaman iç içe yaşadığımız günümüzde, unutkanlığa sebep olmaması için mezar taşlarındaki yazılara bile mesafeli durulmasını anlamamız oldukça zordur; fakat, unutulmamalıdır ki, selef-i salihîn meseleyi kendi nezih atmosferleri zaviyesinden değerlendirmişlerdir.
Zannediyorum, hâfızayı zayıflatan sebeplerin en tehlikelisi ÅŸehevî hisleri galeyana getiren ve behimî duyguları tehyiç eden faktörlerdir. Bugün, aile ve içtimaî çevre özellikle gençlerin güzel yetiÅŸmeleri hususunda yetersiz kaldığı gibi, bir de etraftan akıp akıp gelen ve ruhu örseleyen telkinler zihinleri adeta felç etmektedir. Televizyon programları, İnternet sayfaları, video oyunları, günlük haberler, siyasî polemikler, sporcuların ve sanatçıların büyük birer hadiseymiÅŸ gibi nakledilen hal ve hareketleri, sırf merak uyarma maksadıyla uydurulan yalanlar, tezvirler, her türlü aldatmalar ve sansasyonlar… zaten iyice zayıflayan dimaÄŸları tamamen iÅŸgal etmektedir. Ve hele kafalara pompalanan onca kir, hayvanî hisleri ve beÅŸerî garîzeleri tahrik edip yüce duygular üzerine bir balyoz gibi inince, kudurtulmuÅŸ ÅŸehevî arzu ve ihtiraslar, çağımızın zavallı nesillerinde okumaya, öğrenmeye, düşünmeye hiç mecal bırakmamakta ve adeta hâfızaları bütün bütün kurutmaktadır. Evet, maalesef, günümüzün insanı haram dinleme, haram konuÅŸma ve harama bakma… gibi günahların öldürücü dalgaları arasında çırpınıp durmaktadır.
Haram ve Nisyan
Ehlullah, harama nazarın nisyan sebebi olduÄŸu hususunda ısrarla durmuÅŸlardır. Gözlerine hâkim olamayan ve daimî surette ÅŸehevî duyguları kamçılayan manzaralara bakan bir insanın hâfızasının yavaÅŸ yavaÅŸ köreleceÄŸini belirtmiÅŸlerdir. Nitekim, İmam Åžafii Hazretleri, hocası Vekî’ bin Cerrâh’a hâfızasının zaafından ÅŸikayette bulununca, o büyük zat, İmam Åžafii’yi en küçük günahlardan bile uzak durmaya çağırmış ve ona şöyle demiÅŸtir: “İlim, ilâhî bir nurdur; Cenâb-ı Allah, devamlı günahlara dalan kimseye nurunu lutfetmez.” Kaldı ki, İmam Åžafii muhtemelen bir metni ilk defada deÄŸil de ikinci veya üçüncü kerede ezberleme durumuna düşünce hâfızasından ÅŸikayet etmiÅŸtir. Ayrıca, İmam Åžafii gibi bir ruh insanının bilerek günaha girmesi de zaten hiç düşünülemez.
Üstad Hazretleri de yaÅŸadığımız asırda oldukça yaygınlaÅŸan açık saçıklığın unutkanlık hastalığını daha da azgınlaÅŸtırdığını dile getirmiÅŸtir. Harama nazardan sakınmayan insanların Kur’an’dan öğrendiklerini de unutacaklarını ve “Âhir zamanda, hâfızların göğsünden Kur’an nez’edilecek” mealindeki hadis-i ÅŸerifin te’vilinin bu hastalığın dehÅŸetli neticelerinde aranması gerektiÄŸini belirtmiÅŸtir.
Ümmetinin harama nazar etmemesi mevzuunda ikazlarda bulunan Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ), kadın-erkek herkesin iffete kilitlendiÄŸi bir dönemde, hem de Hac vakfesini yapıp Arafat’tan döndükleri bir sırada, terkisine aldığı (Hazreti Abbas’ın oÄŸlu) Fazl’ın başını saÄŸa-sola çevirmiÅŸ ve böylece etraftaki kadınlara gözünün iliÅŸmemesi için ona yardımcı olmuÅŸtur. Asır saadet asrı, mevsim Hac mevsimi, terkisine binilen zat Allah Rasûlü ve harama bakmaması için başı saÄŸa-sola çevrilen de iffetinde hiç kimsenin şüphe edemeyeceÄŸi Hazreti Fazl’dır. Fakat, öyle bir ÅŸeyin adeta imkansız olduÄŸu bir durumda bile, nazarına baÅŸka hayaller girmesin ve serseri bir ok kalbini delmesin diye, Fazl’ın yüzünü bir o yana bir bu yana çevirmesi Peygamber Efendimiz’in bu konudaki hassasiyetini göstermesi açısından çok ibretâmizdir.
Zehirli Oklar
Rasûl-ü Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Nazar (bakış) ÅŸeytanın zehirli oklarından bir oktur” diyerek o aÄŸulu oktan korunmanın lüzumunu belirtmiÅŸtir. Evvelen ve bizzat Hazreti Ali’ye, saniyen ve bilvasıta bütün ümmetine hitaben, “Ya Ali, birinci bakış lehinedir, fakat ikincisi aleyhinedir” buyurmuÅŸ; bir kasde iktiran etmediÄŸi için ilk bakışın mesuliyet getirmeyeceÄŸini ama ikinci defa dönüp bakmak iradî olduÄŸundan, onun günah hanesine yazılacağını vurgulamış; harama götüren yolu tâ baÅŸtan keserek günahlara geçit vermemek gerektiÄŸine dikkat çekmiÅŸtir. Ayrıca, Cenâb-ı Hakk’ın “Kim Benim korkumdan dolayı harama bakmayı terkederse, kalbine öyle bir iman neÅŸvesi ve halâveti atarım ki, onun zevkini gönlünün derinliklerinde duyar.” iltifatkâr beyanını naklederek müslümanları gözlerini harama kapatmaya teÅŸvik etmiÅŸtir.
Bu itibarla, harama nazardan ötürü zihin dağınıklığına ve hâfıza zaafına düşmemek için herhangi bir iÅŸ ya da iman hizmetine müteallik bir vazife söz konusu olmadığı sürece günahların seylap halinde aktığı çarşı-pazarlardan uzak kalmak lazımdır. Mutlaka dışarı çıkmak gerekiyorsa, o zaman da mayınlı tarlada yürüyor gibi dikkatli yol almak ve ÅŸeytanî hücumlara karşı teyakkuzda bulunmak icap eder. Bunu baÅŸarabilmenin iki ÅŸartı vardır; birincisi, çarşı-pazara çıkmadan önce, yüreÄŸi hoplatacak, gözleri yaÅŸartacak ve manevî hisleri harekete geçirecek bazı ÅŸeyler okumak ya da dinlemek; ikincisi de, bir yere giderken elden geldiÄŸince yalnız olmamaya çalışmak ve gönlü hüşyar bir-iki arkadaÅŸla beraber bulunmaktır. Onca gayrete raÄŸmen yine de irâde haricinde saÄŸdan soldan gelip bulaÅŸan lekeler, kalb ve ruhu kirleten çamurlar olabilir. Bu türlü durumlarda ise, ilk fırsatta seccadeye koÅŸup Cenâb-ı Hakk’a yönelmek gerekir. Namaz, sadaka, oruç ve dua gibi ibadetler -inÅŸaallah- gayr-i iradî gelip çarpan günahlara keffâret olacaktır.
Aslında, harama nazar önü alınabilecek ve iradeyle kaçınılabilecek bir tehlikedir. İnsan, biraz gayret etse, günaha sürükleyen manzaralara bakmamaya sabredebilir. Göze iliÅŸen çirkin bir manzaradan sıyrılma, iradenin belini bükebilecek kadar büyük bir yük deÄŸildir; bir nazar oku gelip çarpacağı ilk anda gözü kapamaya irade gücü yeter. Hele insan harama her göz kapamanın kendisine bir vacip iÅŸlemiÅŸ gibi sevap kazandıracağını düşünürse, o ilk anda günahtan sıyrılabilir. Fakat, nazarını hemen haramdan çevirmez, kendisini o iÅŸe salar ve bir daha, bir daha bakacak olursa, artık geriye dönme ihtimali azalır. Bir de gözünden zihnine akan manzaraları tasavvurla, taakkulle besler ve büyütürse sahilden tamamen ayrılmış sayılır. Ondan sonra geriye dönmek çok daha büyük cehd ü gayret ister. Åžair bir arkadaşımın, “İsyan deryasına yelken açmışım, kenara çıkmaya koymuyor beni!” sözüyle ifade ettiÄŸi gibi, Allah korusun, o günah deryası, sahilden o kadar uzaklaÅŸan kimseyi dalgaları arasında evirir çevirir ve bir daha kıyıya çıkmasına izin vermez.
Hâfızayı Takviye Eden Âmiller
Hâfızayı zayıf düşüren illetlere mukabil, onu kuvvetlendirecek âmiller de mevcuttur. Bunların başında düzenli bir hayat, prensipli bir çalışma, sistemli bir düşünce ve zihni daimî çalıştırma gibi hususlar gelir. Uzmanlara göre, “Beyin çok çalışırsa yorulur” kanaati yanlıştır. Beynin yorulmasının sebebi onu çok çalıştırmak deÄŸil, yanlış kullanmak ya da onu âtıl bırakmaktan kaynaklanan hantallaÅŸmadır. Evet, beyin çok çalışmaktan dolayı yorulmaz; aksine çalıştıkça geliÅŸir, daha verimli hale gelir. Beyni yoran ve körelten çalışmak deÄŸil, boÅŸ durmak, düşünmemek, tefekkür etmemek ve iÅŸ yapmamaktır. Kullanılmayan organların köreldiÄŸi gibi hâfıza da doÄŸru bir ÅŸekilde sürekli iÅŸletilmezse dumura uÄŸrar.
Maalesef, hergün daha bir ilerleyen teknik ve teknoloji insan dimağını belli ölçüde etkisiz ve hareketsiz kılmaktadır. Bugünün talebeleri hesap makinelerine ve bilgisayarlarına güvenerek çarpım tablosunu bile ezberleme ihtiyacı duymamaktadırlar. Bu hazırcılıktan kaynaklanan atalet de beyin fakültelerinin aktif hale gelmesini engellemektedir. Evet insan, mutlaka teknik ve teknolojik imkanlardan istifade etmelidir ama dengeyi bozmamaya da özen göstermelidir; mesela, basit iÅŸlerde kat’i surette bilgisayar kullanmamalıdır ki hâfızasını ihmal etmiÅŸ olmasın. Ayrıca, bilgisayar bir yandan hâfızanın iÅŸini kolaylaÅŸtırırken diÄŸer yandan da mutlaka zihne jimnastik yaptırtacak ÅŸekilde hazırlanmalı ve ona göre programlanmalıdır. İnsan, ezberlemekten ziyade öğrenmeye önem vermeli ve ona yoÄŸunlaÅŸmalıdır; fakat, bazı sahalarda ehemmiyetli bir kısım metinleri ezberlemenin de zihne talim yaptırma açısından çok faydalı olduÄŸu gözardı edilmemelidir.
Diğer taraftan, uzmanlar, bazı besinlerin beynin çalışmasını doğrudan etkilediği üzerinde de dururlar. Sabah kahvaltısının beynin performansını artırdığını ve kahvaltı alışkanlığı olmayan kimselerde konsantrasyon kaybı olduğunu belirtirler. Unutkanlığı yenmek ve hâfızayı güçlendirmek için kuru üzüm gibi içinde beynin ana yakıt maddesi olan glikoz barındıran gıdaları tavsiye ederler.
Hıfz Namazı
Selef-i salihînden bazıları da hâfızayı güçlendirip unutkanlığı azaltma adına hem bir kısım dualar okumuşlar hem de her sabah 21 tane çekirdekli kuru üzüm yemeyi itiyad edinmişlerdir. Ayrıca, ehlullah hâfıza geriliğinden ve ezberleyememekten şikayette bulunan insanları şu hadis-i şerifte tarif edilen dört rekatlık namaza ve arkasından yapılan duaya yönlendirmişlerdir:
Bir gün Hazreti Ali, Allah Rasûlü’ne gelip Kur’an’ı hâfızasında tutamamaktan yakınır; “Bu Kur’an göğsümden uçup gidiyor. Onu ezberimde tutamıyorum.” der. Bunun üzerine Rasûl-ü Ekrem Efendimiz ona, “Cuma gecesinin son üçte birinde kalk; o, meleklerin ÅŸahit olduÄŸu zamandır, onda yapılan dualar kabul edilir. Åžayet o saatte kalkamazsan, gecenin evvelinde veya ortasında kalk ve dört rek’at namaz kıl. Birinci rek’atında Fatiha ile Yasin’i, ikinci rek’atında Fatiha ile Duhan’ı, üçüncü rek’atında Fatiha ile Secde suresini, dördüncü rek’atında ise Fatiha ile Mülk suresini oku. Tahiyyâtı bitirdiÄŸin zaman Cenâb-ı Hakk’a güzelce hamd ü senâda bulun. Bana ve diÄŸer peygamberlere de salavât getir. Erkek-kadın bütün mü’minler için Allah’tan maÄŸfiret dile. Bu okuduklarının akabinde de ÅŸu duayı söyle!” buyurur ve kitaplarda “Hıfz duası” adıyla yer alan duayı tekrar etmesini ister. (Bu dua, “Kur’an’ı hıfz etme namazı ve duası” baÅŸlığı altında Mealli Dua Mecmuası’nın 87. sayfasında da mevcuttur.)
Hazreti Ali (kerremallahu vechehu) tarif edildiÄŸi üzere bunu beÅŸ veya yedi gece yapar ve Allah Rasûlü’ne gelip şöyle der: “Ya Rasûlallah! Ben daha önceleri dört-beÅŸ ayeti bile ezberleyemiyordum. Fakat ÅŸimdi kırk ayet kadar ezberleyebiliyorum. Onu okuduÄŸumda da sanki Allah’ın kitabı gözümün önündeymiÅŸ gibi oluyor. Yine önceleri bir hadisi duyup tekrar ettiÄŸimde tam ezberleyemezdim. Fakat, ÅŸimdi hadisleri iÅŸitip onları rivayet ettiÄŸimde bir harf bile kaçırmıyorum.” (Tirmizî, Daavât, 114)
Sözün özü; öğrenilen malumâtı depolama ve gerektiÄŸinde hatırlama istidadı olan hâfıza Cenâb-ı Allah’ın insana bahÅŸettiÄŸi en büyük lütuflardan biridir. Bu harika kabiliyet, doÄŸru dürüst kullanıldığı sürece dünyalar dolusu bilgiyi ihtiva edecek kadar büyük bir kapasitede halkedilmiÅŸtir. Hâfıza nimetinin şükrünü eda edebilmek ve onu yaratılışına uygun olarak en güzel ÅŸekilde kullanabilmek için öncelikle zihinlerin silkelenmesine, gözlerin harama kapanmasına, mâlâyâniyâtın terk edilmesine, sistemli düşünceye, ihtiyaç miktarınca düzenli yeme-içmeye, sadece yetecek kadar uyumaya, tefekkür ile dimağı sürekli iÅŸletip geliÅŸtirmeye, daÄŸarcıktaki tıkanıklıkları istiÄŸfar ve zikir sayesinde açmaya, hâfızayı istidadını aÅŸkın hale getirmesi için Hafîz-i Zülcelâl’e ilticaya ve bir de en bereketli zaman dilimleri olan seher vakitlerini kollayarak fiilî dua adına intizamlı çalışmaya ihtiyaç vardır.

Mar 19 2008

Islam’da ‘ya hep ya hic’cilik yoktur!..

Hayatini, inandigi Islam’a uygun sekilde yasamak isteyenlere umitsizlik veren anlayislardan biri de:

- ‘Ya hep ya hic’ciliktir!..

Evet, bazilari ‘ya hep ya da hic’ diyorlar. Hepsini de yapamayinca hepsini de terk etmeye kendilerini mecbur saniyorlar, bu defa hepsinden de mahrum kalma gibi bir cikmaza giriyorlar…

‘Ya hep ya da hic’cilik bir ifrattir. Her ifrat gibi o da sahibine hayir getirmez, sonunda ya ifratta birakir, ya da tefrite dusurur, bir uctan oteki uca ucurur. Hepsini birden yapmak isterken hicbirini de yapamaz hale getirebilir.

Islam’in koydugu, ifrat ve tefritten koruyan, itidalli kaidelerden biri soyle ifade edilir:

- Tamami yapilamayan bir hayrin tamaminin da terk edilmesi gerekmez!..

Oyle ise dini mukellefiyetlerinizi hayalinizde zorlastirip da hakkindan gelinemez gorevler olarak dusunmemiz gerekir.

Once yapabildiklerimizden baslariz. Sonra yapamadiklarinizi da yapma azim ve kararinda oluruz.

Gorulecektir ki, hem zamanla hayalimizde zorlasan konular yavas yavas kolaylasacak, hem de cok zevkli ve lezzetli sekilde yerine getirip huzur ve saadetimize vesile olacaktir.

Zaten peygamberler mustesna hicbir kisi, bastan en mukemmel sekilde baslamis degildir dini hayatina. Bizim gibi siradan insanlarin hemen hepsinin dini hayati, bastan eksikli ve noksanlidir. Yapamadiklarimiz olmus, zaman zaman hata ve kusurlarimizdan feryat da etmisiz. Ancak bir sey kurtarmistir bizi… Bugun yapamiyorsam yarin mutlaka yapacak, o gorevimi de yerine getirmeye muvaffak olacagim, azim ve karari…

Bu niyet ve azim hepimizi, hatta herkesi kurtaracak gucte ve kutsiyette bir can simidi olmustur. Mesela:

- Sikayetci oldugunuz kotu aliskanliklarimiz mi var?

Korkmayalim, once bir iyi niyete girelim, kurtulmak icin lazim gelen irade gucunu gosterelim, hemen olmasa bile zamanla aliskanliginizin baskisi azalacak, sonra da tumuyle kurtulacagiz…

Zira Allah samimi olarak kendine yonelenlere sebepler halk eder.

- Bana dogru bir adim atana ben on adimla yaklasirim, buyuran Rabbimiz’dir.

Ibadetlerinizde kusurlarimiz, ihmallerimiz mi var? Vicdan azabi mi cekiyoruz? Azmimizi azaltmayalim.

Bu eksiklerimizi de tamamlayacak, begeneceginiz ibadetli mumin haline gelecegiz. Yeter ki, ya hep ya da hic’cilik gibi bir ifrat ve tefritin pesine dusmekten kendimizi koralim, istikbalimize umitle bakalim… Sunu da unutmayalim ki:

- Servetini kaybeden yine kazanabilir. Savasi kaybeden yine zafer elde edebilir. Ama umidini kaybeden her seyini kaybeder. Cunku, bunlari kazanmak umitle olur. Umidini yitirmis insan baslama azmini ve iradesini bulamaz ki, kaybettigini yeniden kazanmaya yonelebilsin.

Ayet-i kerime, bunun icin ikazini net sekilde yapmaktadir:

- Allah’in rahmetinden umidinizi kesmeyiniz!

Bunlara ilave edilecek muhim bir nokta da (cevre) meselesi… Evet, cevreye dikkat etmeli, bu konularda ornek olarak yasayanlarla yakinlik kurmali, yalniz kalinmamalidir.

Ne dersiniz? Arz edilen konularda dusunup kendimize soyle bir yol haritasi cizmeye ihtiyac var midir?

Yoksa bu konulari coktan gecmis ve cok daha ilerilerde cevremize orneklik eder hale mi gelmisizdir?

Mar 04 2008

Çocuğu severken şımartmayın!

Eskiden özellikle bazı bölgelerde çoğu zaman anne, bazen de baba kendi akrabalarının arasındayken çocuklarıyla alâkadar olmazdı.
Hususiyle anneler kayınpeder, kayınvalide ve kayınbiraderlerin yanında çocuklarını kucaklarına alamazlardı; bu çok ayıp sayılır, bir günah addedilirdi. Bugün de bazı yörelerde hâlâ aynı âdet devam etmektedir. Aslında, bu türlü uygulamalar, gelenekten gelen bir kısım yanlışlıklardır. Şüphesiz, insanda bir hicab hissinin olması gayet tabiidir; insan utanabilir ya da yetiştiği kültür ortamından dolayı rahat davranışlardan rahatsızlık duyabilir. Mesela; kendi çocuğunu başkalarının yanındayken kaçamak seviyormuş gibi bir tavır takınabilir; fakat, kayınpederi orada hazır bulunduğundan dolayı, bir annenin ağlayan ve çırpınıp duran yavrusunu kucağına almaması gibi âdetleri biraz fazla ve yanlış buluyorum.

İnsan, ciddiyet ve vakarını muhafaza etmek kaydıyla, çocuğunu sevebilir, bağrına basabilir ve alnından öpebilir. Önemli olan, işi laubalîliğe götürmemek; çocuğu şımartmamak, küstahlaştırmamak ve onun sonu gelmez isteklere açılmasına meydan vermemektir. İster yalnızken isterse de başkalarının yanında, ölçülü bir şekilde çocuğu sevmek edebe aykırı olmadığı gibi, cahilce bir tavırla değil de hikmetli bir davranışla onu kontrol etmek ve muhabbet izhar ederken bazı sınırları gözetmek de sevgiye aykırı değildir.

Maalesef, gelenekten kaynaklanan bazı katı âdetlerin yerini, günümüzde bilhassa Batı kültüründen akıp gelen yırtıklıklar almıştır. Bir kısım katılıklara maruz kalarak büyüyen nesiller, başka kültürlerle tanışınca, bu defa da bazı disiplinlere bağlı olmaktan kurtulma, bir kopma ve bir yırtılma dönemine adım atmışlardır. Heyhat ki, bugünün çocuklarında ve gençlerinde de çok ciddi bir yırtıklık göze çarpmaktadır. Öyle fevkalâde bir yırtıklık ki, çocuklar, anne-babalarının veya diğer aile büyüklerinin karşısına oturup saygısızca konuşabilmekte, değişik şeylerin pazarlığını yapabilmekte ve istediklerini öyle ya da böyle koparabilmektedirler. Evet, ne acıdır ki, gereksiz bir saygı ve faydasız bir terbiye anlayışının yerini, bu defa fevkalâde bir yırtıklık istila etmiştir; bu mevzuda da ifratlar tefritleri netice vermiştir.

İnsanın, “KeÅŸke, bu mesele İslam’ın vazettiÄŸi denge çerçevesinde götürülseydi!..” diyesi geliyor. Ne var ki, çoklarının böyle bir derdi bulunmuyor..